4 Nisan 2020 Cumartesi

Devrim...


        Devrim... Oğlum. Sana bu ismi seçerken epey zorlu yollardan geçerek birbirimize kavuşacağımızı tahmin edemedik tabi. Elimizden geldiğince senin fiziki sağlığın için yapılması gereken her şeyi yaparak mümkün olan en sağlıklı şekilde sana kavuşmaktı hayalimiz elbet. Hamileliğin ortalarına doğru yaşadığım tansiyon probleminin sadece doktor kontrolünde değil günlük yaşantımda da belirti vermesi üzerine biraz daha sıkı takip ve ilaç tedavisine başladık. Neyse işin teknik kısımlarını geçecek olursak ki aslında zor bir süreçti günde on defa tansiyon ölçme nedeniyle hali hazırda var olan kaygım epey körüklenmişti. Öyle ya da böyle 28’li haftalara geldik. O gün annem, kardeşim hep beraber kahvaltı edip güle oynaya doktora gideceğiz ve teyzen seni ilk defa görecek, günlerden cumartesi. Doktor Hanım muayene ederken bir terslik olduğunu sezinledik ve başka bir meslektaşından görüş almak üzere odadan çıktı. Gelen doktorda da aynı endişeyi görünce anladık ki hiçbir şey planladığımız gibi olmayacaktı artık. İki uzman doktor ve bir perinatolog görüşü ile o gün acil olarak hastane yatışım uygun görüldü. Ama nasıl olurdu sen daha 29. Haftadaydın ve dünyaya gelmek için, hayatta kalmak için çok küçüktün. O gün kabul etmem gereken tek bir şey olduğunu anladım; sen bize katılmak için çok fazla duramayacaktın. Odaya geçip babanla baş başa kaldığımızda başladık ağlamaya. İçimde çok büyük korku; sana dair annem. Çok küçük doğacak olmanın getireceği bir sürü fiziksel problemin olabilirdi, zorlu zamanlar geçirebilirdin ve tüm bunlar eğer yaşarsan sonraki hayatını da etkileyebilirdi. Ve ben tüm bunlar için kendimi suçlamaktan öte gidemiyor senin için bir şey yapamıyordum. İşte bu günden sonra her gün doktor kontrolü, NST ve doppler ultrason girdabına girecektik. Hayli yorucu bir süreçti; her gün iyi misin değil misin diye kontrol etmek. Muayeneler de senin ‘sağlıklı’ bir bebek olmayabileceğin bile söylendi. Ve biz günlerce bu ihtimalle yaşadık.

Git gel derken seninle 32. Haftayı bulmuştuk ta ki perinatologumuzun artık hayati tehlikesi başlıyor cümlesini duyana kadar. Yine apar topar hastaneye gittik tabi bu sefer doğum için. Öyle bir zamanlamada gelmeye karar verdin ki deden geldi, teyzen ve baban çalışmıyor, İhsoş izinli. Hemen eve geçtik ve hazırlanmaya başladık. İçimde kocaman bir sakinlik aynı zamanda da tedirginlik. İlk defa doğum yapacaktım ama böyle olmamalıydı. Güle oynaya gitmeliydim. Oda süslemeni kendi ellerimle yapacaktım, daha hediyelerin de hazır değildi üstelik. Her şey bir kenara sen benim yanıma gelemeyecektin doğduğunda. Korkar mıydın acaba bizsiz? Hastaneye yattığım o gece aklımda bir sürü soru uyuyakaldığımı hatırlıyorum. Ertesi gün herkesle vedalaşıp indik ameliyathaneye. En son babanla el sallaştık ve ameliyathanenin inanılmaz soğuk olduğunu, titremekten konuşamadığımı hatırlıyorum. Canımız doktorumuzu görmemle biraz rahatlama gelmişti içime. Sonrasına dair tabi hiçbir şey hatırlamıyorum. Uzaktan gelen ‘Nazlı’ sesi ile açtım gözlerimi bir odada, saate baktım 14.10. Her şeyin bittiğini anladım. Aklımda daha büyük bir soru; peki Devrim? Sağlıkla doğdu mu? Müdahaleye gerek kaldı mı? Ben ne zaman görürüm?

Odaya çıktığımda annem, babam bütün ailem oradaydı. Devrim’in beklenenden daha sağlıklı doğduğunu öğrendiğimde biraz daha rahatladım. O gece seni gördüm oğlum, ameliyattan dolayı iki büklümdüm ama sen öyle güzeldin ki o cam fanusun arkasında. Dokunamadım sana ama hissettim annem. Ben buradayım oğlum korkma dedim. Taburcu olacağım gün hayatımda yaşayabileceğim en kötü günlerden biri idi. Diğer odalarda şen kahkahalar, sevinç nidaları, kalabalık aileler… Ben gidiyordum ama kalbim, ruhum kalıyordu. Bundan sonra ne olacak? Devrim sağlıkla çıkabilecek mi? Komplikasyon yaşanır mı? Zihnim tüm bu sorularla bir o yana bir bu yana çekiştiriliyordu sanki ve bedenim sadece yapması gerekeni yapıyordu fütursuz. Çıkarken hastaneden ruhum çekildi sanki beynim sadece fiziksel olarak hükmediyordu bedenime. Kattan inerken baktım odalara; hem çok büyük bir keşke hem de çok büyük bir şükür ile. Keşke senin de ismin oda kapısında asılı olsaydı, biz de gelen misafirlerimize ikramlar da bulunup seni hep beraber sevip tebrikleri alsaydık. Şükür çok şükür ki hayattaydın ve iyiydin. Çok sevdiğim evime geldiğime hiç bu kadar mutsuz olacağımı tahmin etmezdim. Oysa çıkarken acaba sağlıkla gelebilecek miyim diye düşündüğüm bile olmuştu. İşte daha kucağıma bile alamadan bebeğimi anne olmuştum.

Bundan sonra bir aylık bir yoğun bakım sürecimiz başlamıştı. Gram gram büyüttük seni oğlum. Anneannenle gündüz, babanla gece geliyorduk senin yanına. Anneannen… Hakkı zaten ödenmez ama bizim için bir lütuf. Her gün benimle beraber geldi, seni görmeye giremese de kapıda dualarıyla bekledi sabırla. Aldığın gramlara beraber sevindik. Eve geldiğimde uyurdum çoğunlukla vakit çabuk geçsin de günler bitsin diye. Geceleri baban bilir beni ona sor. Kuvözde çektiğim fotoğraflarına bakıp sağlıkla geçirdiğin her güne şükrederken bir yandan da acaba korkuyor musun tek başına, yalnız hissediyor musun bizsiz, hatırlar mısın yalnız yattığın geceleri, ağladığında hemen yanına gelip sarılıyorlar mı sana diye düşünmeden edemiyor haliyle de ağlamama engel olamıyordum. O yüzdendir sor babana baş başa nasıl bekledik seni gecelerce.

Biz senin canının sağlığıyla uğraşırken bir de ‘yakınlarımızın’ meme- emme yargılarını dinliyorduk. Anne olmanın koşulu meme ya! Oysa ben seni kalbimde gram gram büyütüyordum daha kokunu bile içime çekemeden. Her gün acaba bugünü de sağlıkla geçirebilecek miyiz diye düşünürken ben, onların tek derdi senin meme emip emmemendi, kilondu, boyundu, rengindi. Bunların hiç birini unutmadım annem, unutmayacağım. Gün gelecek bu yaptıklarını yüzlerine vuracağım çünkü canım çok içeriden yandı o zamanlar oğlum.

            Her gün giderken sana aldığımız kıyafetlerden götürüyordum hepsinin büyük olacağını bile bile. En azından bizimle hisset kendini, ait hisset diye. Her şeyi düşünen anneannen prematüre kıyafetleri almıştı bile sen hastaneden çıkmadan, diğerlerinin çok büyük olduklarını görüp moralimiz bozulmasın diye. Bir akşam babanla seni görmeye geldiğimizde hemşire ablalarından biri ‘çok güzel kokuyor’ dedi senin için. Yutkundum; ‘Koklayamadım ki daha’ diyebildim.  İşte o gece seninle ilk defa kucaklaştık oğlum. Öylesine küçücüktün ki kucağıma aldığımda seni, bir cetvel kadardı boyun. Nasıl tutarsam sana zarar vermem diye düşünürken kokun geldi burnuma… Ruhuma bahar geldi, çiçekler açtı. Dünyanın hem en korkak hem de en cesur insanı gibi hissettim kendimi. Birçok kontrol, muayene ve gram gram kilo alma derken bir koca ay geçti, nasıl geçtiyse öyle işte… Anneannene, babana, telefonun diğer ucunda bizimle sevinip üzülen dedene, teyzoşuna, Bıyıklı’ya sor! Teyzen… Canımın diğer yarısı teyzen… Sen hastaneden çıktığında içimde yarım kalan şeyleri yapmak için çırpındı; evimizi süsledi, senin hediyelerini hazırladı. Bıyıklı’yla hakları ödenmez asla.


            Yoğun bakım… Daha sevimli adı ile kuvöz. Nereden tutarsan tut nasıl çıkarsan çık oradan ama aklından çıkmıyor yaşanılanlar. Steril kıyafetler, dezenfektan kokusu, aletlerin korkutucu sesi, bebeklerinin kalp atışlarını takip eden alete bakmaktan bebeğine bakmayı unutan aileler. Orada değişik bir birliktelik yaşıyorsun ailelerle; üzülüyorsun, seviniyorsun, kaygılanıyorsun. Yoğun bakımın kapısına gelip zile bastığımızda geçmek bilmezdi o saniyeler. Hele bir de işlemler nedeniyle içeri almaları gecikirse bekleyen tüm aileler sevdiklerine sarılırlardı çaresiz ve kaygıyla. Herkes de aynı kaygı ‘Benim bebeğim iyi mi acaba?’ Odadan çıkan herkesten medet umarsın ağzından senin bebeğine dair bir şey çıksın diye. Babanla kuvözün başına gelir bize o güzel gözlerini aç diye bekler, açarsan mutluluktan uçarak çıkardık odadan. Hele bir de o minicik elinle elimizi tutmuşsan. Çok zordu be oğlum çok! Şükür sonu güzel oldu, seni mümkün olanın da ötesinde sağlıkla çıkardık.



            Belki okuyan, duyan prematüre anneleri vardır diye yazıyorum; bedenlerinin yanında çok güçlü ruhu olan bir çocuğa sahip oldunuz! Sandığınızın aksine tam bir savaşçılar asla pes etmiyorlar. Zaman çok zor ilerliyor, evet yoğun bakım kapısında, kuvöz başında beklemek bazen ruhunu söküp atıyor. ‘Etraf’ en büyük eziyeti yapıyor her daim. Bunu yapmak zor bana dediklerinde de anlamsız geliyordu ama tek diyebileceğim; aldırma! Çünkü hep konuşacaklar…

            Devrim… Kalbim… Altı ay geçti doğumundan bu zamana. Bu süreçte her saniye şükretmekten başka minnetimi gösterebileceğim bir yol bulamadım. Kocaman gözlerinle bakarken, ‘seni çok seviyorum oğlum!’ demekten öte anlamlı bir şey bulamıyorum. Varlığın bize çok iyi geldi. Bu dünyada sana verebileceğim en güzel şey baban ve sevgim. Sevgim her daim sonsuz ve koşulsuz sana. Hangi yolu seçersen hep ışık olmaya çalışırım. Belki beraber kayboluruz, düşeriz kalkarız ama kalbimin kocaman yeri hep sana ait oğlum. Baban… Bu hayata getirmeye karar verdiğimizde seni o var diye her şey daha anlamlı oldu. O varken her şey hallolur, yoluna girer sen yeter ki sarıl ona. Senelerdir benim yaptığım gibi… Ömrümüz yettiğince, bütün varlığımız ve kocaman sevgimizle, kalbimizle yanındayız her daim oğlum. Sen hayatını sağlığınla ve gönlünce yaşa!
                                                                                                
                                                                                                    Nazlı...

4 yorum:

  1. Sen çok güçlü bir annesin, sizi çok seviyorum

    YanıtlaSil
  2. Devrim çok şanslı. "Neden Devrim?" diye sorduğumda, "Çünkü o benim hayatımın devrimi." diyen bir babası olduğu için çok şanslı. Onu böylesine güzel seven bir annesi olduğu için çok şanslı...Umarım, hep çok sağlıklı olur; umarım beraber çok güzel günleriniz olur :)

    YanıtlaSil
  3. Çok ağladım Nazlım. Bir daha özlem yaşatmasın, yolunu gözletmesin Allah.

    YanıtlaSil
  4. Hocam selamlar

    YanıtlaSil