1 Eylül 2018 Cumartesi

Robalı Ceket




Herkese merhaba,

'Herkes' diyorum da herkes var mı onu da bilmiyorum hoş. Okuyan var mı, gören, duyan, bilen hiçbir fikrim yok. Biraz şizofrenik bir giriş oluyor tabi hal böyle olunca ama yine de merhaba herkes!
En son yazdığımın ardından daha eğlenceli yazı yazarım diye ümit ediyordum oysa ancak yine bir hayli can sıkıcı bir yazı var kafamda.

Ben çok eğlenceli bir çocukluk geçirdim çok şükür. Belki şu an 'ben' olan her şeyi o zamanlara borçluyum. Annem, babam, anneannem, dedem herkes vardı etrafımda. Annem çalıştığından dolayı bebeklikten beri anneannem baktı bana ama ne bakmak :) Sabahları bırakırlardı, annem işten gelene kadar beraber dururduk hep anneannemle. Bazen evde otururduk, bazen gezerdik bazen de günlere giderdik beraber. Öyle güzel baktı öyle güzel eğitti ki beni sanki üçüncü çocuğuymuşum gibi kolladı hep. Dedem de keza aynı şekilde. Çok minnettarım onlara her konuda. 

Öte yandan ben onların hep tanışma hikayelerini dinlemeyi severdim. Dedem, asker emeklisi idi 60'lı yıllarda Erzincan'da görev yapıyorken tanışmış anneannemle. Anneannem de o sıralarda orada yaşayan abisini görmeye gitmiş. O zamanların açık hava sinemasına gitmiş o gece ikisi de. Anneannem, dedemi ilk gördüğünde üzerinde 'robalı ceketi' olduğundan, salondaki herkesten farklı olduğundan ve ilk gördüğünde 'gözüne kestirdiğinden' :) bahseder dururdu. Dedem de tabi boş durmamış. Gel zaman git zaman anneannem misafir olarak gittiği Erzincan'da gelin olarak kalmış hatta annem de orada doğmuş. Eski zaman aşkı tam anlamıyla. Her koşulda çok sevmişler birbirlerini. Belki bu yüzdendir anneannem dedemin gidişine hiç alışamadı, çok ağır geldi ona, kabullenemedi. Biz ne kadar pamuklara sarmalasak, onun yokluğunu hissettirmemeye çalışsak da dört bir koldan yapamadık, başaramadık. Onu, dedemin yokluğuna alıştıramadık. 

Bu yüzdendir belki sadece üç yıl dayanabildi. Tam dedemin üçüncü yılında aniden kavuştu 'robalı ceket'lisine yirmi gün önce. Ve biz dedemin ardından onu da kaybettik. Ben de çocukluğumu kaybettim. Annem ile dayım şimdi büyürken aslında ben de büyüyorum O'nun gidişi ile. Her gün ama istinasız her gün yaşadıklarımız aklımda; çocukluğum, okul yıllarım bütün paylaşımlarımız. Ne zaman alışırım bilmiyorum ama çabalıyorum. Beraber yapabildiklerimizle avunmaya, iyi ki demeye çalışıyorum. Bizimle sevinir bizimle üzülürken ve her birimizin üzerine titrerken o, şimdi dik durmaya çalışarak aslında üzmemeye çalışıyorum onu. Biliyorum o, dedemle beraber daha mutlu şimdi çünkü onsuz dünyayı hiç sevmedi, çok ağır geldi ona, mutsuz oldu aslında. 

Ben, onun bana çocukken el bebek gül bebek baktığı gibi aynı şekilde baktım ona, temizliği çok sevdiğinden mis gibi olduğundan emin olduktan sonra öpüp koklayarak vedalaştım onunla. Şimdi hepimiz, tüm ailemiz dedemin emanetini ona teslim ettikten sonra toparlanmaya çalışıyoruz yavaştan. Hepimiz birbirimizin gözüne bakıyoruz, birimiz 'hadi' diyor arkasından gitmeye, gülmeye, belki ağlamaya, yemeye, içmeye çalışıyoruz. 

Çok mutluyuz öte yandan dedem de olduğu gibi anneannemin ardından da birçok seveniyle beraber yaşatıyoruz anısını. İyi ki hayatımın merkezindeydiniz. İyi ki sizin gibi anneannem ve dedem vardı, vardı da hepimizin arkasında dağ gibi durdunuz. Hasan'cım Sevoş'a iyi bakacağını biliyorum. Bilirsin 'latife'lerine çabuk kızar, kızdırıp üzme emi! Ve hep olduğu gibi gittiğiniz yerden de koruyup kollayın, yakınlarımızda bir yerlerimizde olun zira biz çok büyüyemedik hala. 

Hasan'cığıma hep dediğim gibi; Sevoş'cum gittiğin yerden beni duyuyorsan eğer -ki ben buna çok inanıyorum- seni çok seviyorum ve de özlüyorum. Birbirinize iyi bakın! 

Sevgiler, 
Nazlı. 

19 Mayıs 2018 Cumartesi

Mahrem Matem



Herkese merhaba yeniden,

Evet evet yanlış görmediniz blogun ismini değiştirdim. Yaratıcı hediye fikirlerimiz oldu mu elbet paylaşacağım ancak biraz daha yazmak zamanı gibi şimdi. Bu sebeple yazan aynı, yazılanlar biraz farklı olacak bundan sonra. Belki yine severek okuyanlarınız olur aranızda. Aklıma takılan, sorguladığım ya da sadece iyi, kötü yazmak istediğim her konuyu paylaşma niyetimdeyim Yazıp somutlaştırıp okuyunca daha kolay anlaşılıyor, çözüm yolu bulunuyor ya da kabullenilebiliyor bazı şeyler. Yazmayı seviyorum aslında okumak gibi. Ortaokulda şahane bir öğretmenim vardı okumayı sevdiren, sadece bilgi öğreten değil duruşu ve ahlakı ile örnek olan; Banu Hoca :) ( Hocam yazıyı okursanız yoruma kalp atın :) ) 

Gelelim konuya; 'Mahrem Matem'. Benim için çok kıymetli bir konu aslında ancak toplumda oturtamadığım çok noktası var, belki de sırf bu yüzden yazmak istedim. Mahrem matem dememin sebebi şu aslında; mahremiyete, gizliliğe çok fazla önem veren bir toplum olmamıza rağmen nasıl oluyor da matem dahil bir çok mahrem konuya bu kadar burnumuzu sokma, fikir beyan etme, üzerine konuşma hakkı buluyoruz? Asıl sorduğum bu, nereden geliyor bu cesaret? Birçok konudan bahsedebiliriz bu noktada sadece matem değil elbet; doğum, hayatı yaşayış tarzı, cinsel eğilimler, çocuk yapma/yapmama kararı gibi. Matemden konuya girme nedenim ise yakın zamanda hem deneyimlediğim hem de tanık olduğum bir durum olması. 

Eylül 2015'de dedemi kaybettim, dünyamı kaybettim belki de. Herkes gider de o kalır gibi gelirdi hep. Hayat bize onun yokluğunu deneyimlememiz için süre de vermişti oysa ama buna nasıl alışır? Çok garipti; hem bir yandan dünyevi ihtiyaçlarına devam ediyorsun hem de için hep acı dolu. Bundan da müthiş bir suçluluk duyuyorsun. O kadar şanslıyım ki muhteşem bir dedeye sahibim. O sadece bayramda el öpüp harçlık aldığım aile büyüğü değil o benim hayatımın merkezindeydi. Her konuda eli üzerimizdeydi hep. Tecrübe etmek istediğim her şeyi ilk onunla yaşamıştık. 

Dedem vefat ettiğinde - bu üç kelimeyi bile yan yana yazmak hala garip geliyor bana - 74 yaşındaydı. Bazılarına göre yaşadığı kadar yaşamış ölme zamanı gelmişti. İşte tam da bu noktada 'şafak atıyordu' bende. İnsanlar matemin mahremini kavrayamayacak kadar cahiller miydi yoksa işgüzarlar mı yoksa kaybetmiş birine bunları söyleyecek kadar sadist duygulara mı sahiplerdi. Belki de hepsi. Onu kaybettiğimiz zor günlerde çoğu insan şunu dedi bana 'Yaşlıymış, Allah sıralı ölüm versin kızım!' Ben de hep 'keşke yaşlı olan dedemin yerine sen ölseydin!' dedim yalan yok. Şiddet eğilimim tetiklendi hep. Kaybedilmiş kişi ister 7 olsun ister 77 kaybeden kişinin canı bunu unutmayın. Tamam belki bir noktaya kadar kabul edilebilir genç ya da çocuk yaşta ölümler daha yıkıcı, can sıkıcı olabilir ama bunu dillendirmek tam bir gaddarlık. Orada canından bir parçayı bırakan insana bu denmemeli. Sadece sabır dilemeyi, yanında olduğunu hissettirmeyi, söylemeyi öğrenmemiz lazım. 

Geçen günlerde de benzer bir duruma tanık oldum. Kendi yaşadıklarım, hissettiklerim gelince aklıma duramadım, susamadım. Çok sevdiğim bir ablam annesini kaybetti. Defin sırasında kendini gerçekten bilmediklerini düşündüğüm iki üç kadın, din adamı gibi fetva vermeye başladı. Yok efendim defnedilirken neden şunlar bunlar yapılıyormuş, niye onlar konuyormuş falan filan. Üstelik bunu en acı anda, defnedilirken kaybı yaşayan kişinin tam arkasında konuşuyorlar. Anne kaybı bu ne ile ölçülebilir ya da hangi teselli azaltabilir bunu. Acının en derinini yaşarken insan bir de bu saçmalıklara neden maruz kalmak zorunda kalır anlamış değilim. Neyse dayanamadım, artık biraz susmaları ve saygı duymaları gerektiğini yüksek sesle dile getirmek zorunda kaldım. Kadınlardan biri yaptığından utanıp kendine gelmesi gerekirken bir de üzerine iyi ki küçük olduğumu yoksa çok başka davranacağına dair ahkam kesmeye başladı. Neyse ki kafası yerine az sonra geldi de sesini kesip kenara çekildi. 

Bir diğer beyin yakan konuda şu; kadınlar camiye giremez, cenazenin yanında duramaz, kıyafeti zaten uygun olmalı - ki cenazeye gelmiş aklı başında kişi ne giymiş olabilir, hele kendi kaybı ise - diyen cahil bir kesim var ki akıllara zarar. Bir de bunlarla uğraşılır itina ile. Canın ta içerilerden yanarken bunlara laf anlatmaya çalışırsın zor da olsa. 

İşte bunları yapıyoruz birbirimize. Halbuki sadece baş sağlığı ve sabır dilemek, yardım istediği konularda, yardım istediği ölçüde destek olmak, sadece sessizce yanında olmak, sarılmak daha kolay inanın. Zaten ruhen çökmüş ve önünde alışması gereken zorlu bir kayıp varken bir de sizinle uğraşmasın. Yok ben çenemi tutamam illa birkaç laf ederim dayanamam, kendimi biliyorum diyorsanız da uzak durun, uzakta durun. Belki kendinizce acıyı hafiflettiğinizi zannediyorsunuz ama olmuyor inanın. Matem mahrem kalmalıdır. İnsan kendi başına, kendi içinde yaşar çoğu zaman. Etrafı kalabalık bile olsa zihni ile baş başadır, süreci kabul etmeye çalışır. Destek olun, köstek değil. Hiç olmuyorsa da zorlamayın, kendinize gelip uzak durun. 

İşte öyle. Bu konu biraz karamsar oldu belki ama ne demişler 'it's the real' :) Daha sevimli konularda yakında görüşürüz elbet.
Sevgiler. 
Nazlı