Devrim...
Oğlum. Sana bu ismi seçerken epey zorlu yollardan geçerek birbirimize
kavuşacağımızı tahmin edemedik tabi. Elimizden geldiğince senin fiziki sağlığın
için yapılması gereken her şeyi yaparak mümkün olan en sağlıklı şekilde sana
kavuşmaktı hayalimiz elbet. Hamileliğin ortalarına doğru yaşadığım tansiyon
probleminin sadece doktor kontrolünde değil günlük yaşantımda da belirti
vermesi üzerine biraz daha sıkı takip ve ilaç tedavisine başladık. Neyse işin
teknik kısımlarını geçecek olursak ki aslında zor bir süreçti günde on defa
tansiyon ölçme nedeniyle hali hazırda var olan kaygım epey körüklenmişti. Öyle
ya da böyle 28’li haftalara geldik. O gün annem, kardeşim hep beraber kahvaltı
edip güle oynaya doktora gideceğiz ve teyzen seni ilk defa görecek, günlerden
cumartesi. Doktor Hanım muayene ederken bir terslik olduğunu sezinledik ve
başka bir meslektaşından görüş almak üzere odadan çıktı. Gelen doktorda da aynı
endişeyi görünce anladık ki hiçbir şey planladığımız gibi olmayacaktı artık. İki
uzman doktor ve bir perinatolog görüşü ile o gün acil olarak hastane yatışım
uygun görüldü. Ama nasıl olurdu sen daha 29. Haftadaydın ve dünyaya gelmek
için, hayatta kalmak için çok küçüktün. O gün kabul etmem gereken tek bir şey
olduğunu anladım; sen bize katılmak için çok fazla duramayacaktın. Odaya geçip
babanla baş başa kaldığımızda başladık ağlamaya. İçimde çok büyük korku; sana
dair annem. Çok küçük doğacak olmanın getireceği bir sürü fiziksel problemin
olabilirdi, zorlu zamanlar geçirebilirdin ve tüm bunlar eğer yaşarsan sonraki
hayatını da etkileyebilirdi. Ve ben tüm bunlar için kendimi suçlamaktan öte
gidemiyor senin için bir şey yapamıyordum. İşte bu günden sonra her gün doktor
kontrolü, NST ve doppler ultrason girdabına girecektik. Hayli yorucu bir
süreçti; her gün iyi misin değil misin diye kontrol etmek. Muayeneler de senin ‘sağlıklı’
bir bebek olmayabileceğin bile söylendi. Ve biz günlerce bu ihtimalle yaşadık.
Git gel derken seninle 32. Haftayı
bulmuştuk ta ki perinatologumuzun artık hayati tehlikesi başlıyor cümlesini
duyana kadar. Yine apar topar hastaneye gittik tabi bu sefer doğum için. Öyle
bir zamanlamada gelmeye karar verdin ki deden geldi, teyzen ve baban
çalışmıyor, İhsoş izinli. Hemen eve geçtik ve hazırlanmaya başladık. İçimde
kocaman bir sakinlik aynı zamanda da tedirginlik. İlk defa doğum yapacaktım ama
böyle olmamalıydı. Güle oynaya gitmeliydim. Oda süslemeni kendi ellerimle
yapacaktım, daha hediyelerin de hazır değildi üstelik. Her şey bir kenara sen
benim yanıma gelemeyecektin doğduğunda. Korkar mıydın acaba bizsiz? Hastaneye
yattığım o gece aklımda bir sürü soru uyuyakaldığımı hatırlıyorum. Ertesi gün
herkesle vedalaşıp indik ameliyathaneye. En son babanla el sallaştık ve ameliyathanenin
inanılmaz soğuk olduğunu, titremekten konuşamadığımı hatırlıyorum. Canımız
doktorumuzu görmemle biraz rahatlama gelmişti içime. Sonrasına dair tabi hiçbir
şey hatırlamıyorum. Uzaktan gelen ‘Nazlı’ sesi ile açtım gözlerimi bir odada,
saate baktım 14.10. Her şeyin bittiğini anladım. Aklımda daha büyük bir soru; peki
Devrim? Sağlıkla doğdu mu? Müdahaleye gerek kaldı mı? Ben ne zaman görürüm?
Odaya çıktığımda annem, babam bütün
ailem oradaydı. Devrim’in beklenenden daha sağlıklı doğduğunu öğrendiğimde
biraz daha rahatladım. O gece seni gördüm oğlum, ameliyattan dolayı iki
büklümdüm ama sen öyle güzeldin ki o cam fanusun arkasında. Dokunamadım sana
ama hissettim annem. Ben buradayım oğlum korkma dedim. Taburcu olacağım gün
hayatımda yaşayabileceğim en kötü günlerden biri idi. Diğer odalarda şen kahkahalar,
sevinç nidaları, kalabalık aileler… Ben gidiyordum ama kalbim, ruhum kalıyordu.
Bundan sonra ne olacak? Devrim sağlıkla çıkabilecek mi? Komplikasyon yaşanır
mı? Zihnim tüm bu sorularla bir o yana bir bu yana çekiştiriliyordu sanki ve
bedenim sadece yapması gerekeni yapıyordu fütursuz. Çıkarken hastaneden ruhum
çekildi sanki beynim sadece fiziksel olarak hükmediyordu bedenime. Kattan
inerken baktım odalara; hem çok büyük bir keşke hem de çok büyük bir şükür ile.
Keşke senin de ismin oda kapısında asılı olsaydı, biz de gelen misafirlerimize
ikramlar da bulunup seni hep beraber sevip tebrikleri alsaydık. Şükür çok şükür
ki hayattaydın ve iyiydin. Çok sevdiğim evime geldiğime hiç bu kadar mutsuz
olacağımı tahmin etmezdim. Oysa çıkarken acaba sağlıkla gelebilecek miyim diye
düşündüğüm bile olmuştu. İşte daha kucağıma bile alamadan bebeğimi anne
olmuştum.
Bundan sonra bir aylık bir yoğun
bakım sürecimiz başlamıştı. Gram gram büyüttük seni oğlum. Anneannenle gündüz,
babanla gece geliyorduk senin yanına. Anneannen… Hakkı zaten ödenmez ama bizim
için bir lütuf. Her gün benimle beraber geldi, seni görmeye giremese de kapıda
dualarıyla bekledi sabırla. Aldığın gramlara beraber sevindik. Eve geldiğimde
uyurdum çoğunlukla vakit çabuk geçsin de günler bitsin diye. Geceleri baban
bilir beni ona sor. Kuvözde çektiğim fotoğraflarına bakıp sağlıkla geçirdiğin
her güne şükrederken bir yandan da acaba korkuyor musun tek başına, yalnız
hissediyor musun bizsiz, hatırlar mısın yalnız yattığın geceleri, ağladığında hemen
yanına gelip sarılıyorlar mı sana diye düşünmeden edemiyor haliyle de ağlamama
engel olamıyordum. O yüzdendir sor babana baş başa nasıl bekledik seni
gecelerce.
Biz senin canının sağlığıyla
uğraşırken bir de ‘yakınlarımızın’ meme- emme yargılarını dinliyorduk. Anne
olmanın koşulu meme ya! Oysa ben seni kalbimde gram gram büyütüyordum daha
kokunu bile içime çekemeden. Her gün acaba bugünü de sağlıkla geçirebilecek
miyiz diye düşünürken ben, onların tek derdi senin meme emip emmemendi,
kilondu, boyundu, rengindi. Bunların hiç birini unutmadım annem, unutmayacağım.
Gün gelecek bu yaptıklarını yüzlerine vuracağım çünkü canım çok içeriden yandı
o zamanlar oğlum.
Her gün giderken sana aldığımız
kıyafetlerden götürüyordum hepsinin büyük olacağını bile bile. En azından
bizimle hisset kendini, ait hisset diye. Her şeyi düşünen anneannen prematüre
kıyafetleri almıştı bile sen hastaneden çıkmadan, diğerlerinin çok büyük
olduklarını görüp moralimiz bozulmasın diye. Bir akşam babanla seni görmeye
geldiğimizde hemşire ablalarından biri ‘çok güzel kokuyor’ dedi senin için.
Yutkundum; ‘Koklayamadım ki daha’ diyebildim. İşte o gece seninle ilk defa kucaklaştık
oğlum. Öylesine küçücüktün ki kucağıma aldığımda seni, bir cetvel kadardı
boyun. Nasıl tutarsam sana zarar vermem diye düşünürken kokun geldi burnuma… Ruhuma
bahar geldi, çiçekler açtı. Dünyanın hem en korkak hem de en cesur insanı gibi
hissettim kendimi. Birçok kontrol, muayene ve gram gram kilo alma derken bir
koca ay geçti, nasıl geçtiyse öyle işte… Anneannene, babana, telefonun diğer
ucunda bizimle sevinip üzülen dedene, teyzoşuna, Bıyıklı’ya sor! Teyzen…
Canımın diğer yarısı teyzen… Sen hastaneden çıktığında içimde yarım kalan
şeyleri yapmak için çırpındı; evimizi süsledi, senin hediyelerini hazırladı.
Bıyıklı’yla hakları ödenmez asla.
Yoğun bakım… Daha sevimli adı ile
kuvöz. Nereden tutarsan tut nasıl çıkarsan çık oradan ama aklından çıkmıyor
yaşanılanlar. Steril kıyafetler, dezenfektan kokusu, aletlerin korkutucu sesi,
bebeklerinin kalp atışlarını takip eden alete bakmaktan bebeğine bakmayı unutan
aileler. Orada değişik bir birliktelik yaşıyorsun ailelerle; üzülüyorsun,
seviniyorsun, kaygılanıyorsun. Yoğun bakımın kapısına gelip zile bastığımızda
geçmek bilmezdi o saniyeler. Hele bir de işlemler nedeniyle içeri almaları
gecikirse bekleyen tüm aileler sevdiklerine sarılırlardı çaresiz ve kaygıyla. Herkes
de aynı kaygı ‘Benim bebeğim iyi mi acaba?’ Odadan çıkan herkesten medet
umarsın ağzından senin bebeğine dair bir şey çıksın diye. Babanla kuvözün
başına gelir bize o güzel gözlerini aç diye bekler, açarsan mutluluktan uçarak
çıkardık odadan. Hele bir de o minicik elinle elimizi tutmuşsan. Çok zordu be
oğlum çok! Şükür sonu güzel oldu, seni mümkün olanın da ötesinde sağlıkla
çıkardık.
Belki okuyan, duyan prematüre
anneleri vardır diye yazıyorum; bedenlerinin yanında çok güçlü ruhu olan bir
çocuğa sahip oldunuz! Sandığınızın aksine tam bir savaşçılar asla pes
etmiyorlar. Zaman çok zor ilerliyor, evet yoğun bakım kapısında, kuvöz başında
beklemek bazen ruhunu söküp atıyor. ‘Etraf’ en büyük eziyeti yapıyor her daim.
Bunu yapmak zor bana dediklerinde de anlamsız geliyordu ama tek diyebileceğim;
aldırma! Çünkü hep konuşacaklar…
Devrim… Kalbim… Altı ay geçti
doğumundan bu zamana. Bu süreçte her saniye şükretmekten başka minnetimi
gösterebileceğim bir yol bulamadım. Kocaman gözlerinle bakarken, ‘seni çok
seviyorum oğlum!’ demekten öte anlamlı bir şey bulamıyorum. Varlığın bize çok
iyi geldi. Bu dünyada sana verebileceğim en güzel şey baban ve sevgim. Sevgim
her daim sonsuz ve koşulsuz sana. Hangi yolu seçersen hep ışık olmaya
çalışırım. Belki beraber kayboluruz, düşeriz kalkarız ama kalbimin kocaman yeri
hep sana ait oğlum. Baban… Bu hayata getirmeye karar verdiğimizde seni o var
diye her şey daha anlamlı oldu. O varken her şey hallolur, yoluna girer sen
yeter ki sarıl ona. Senelerdir benim yaptığım gibi… Ömrümüz yettiğince, bütün
varlığımız ve kocaman sevgimizle, kalbimizle yanındayız her daim oğlum. Sen
hayatını sağlığınla ve gönlünce yaşa!
Nazlı...
































